Darbenin “Gör” Dediği

Darbenin “Gör” Dediği

Muhammed Nuri Öz

04 Ağustos 2016, 21:10
Bu makale 453 kez okundu
        Darbenin “Gör” Dediği,
Günlerdir darbe ile yatıp darbe ile kalkıyoruz. “Ne olmuş? Nasıl olmuş? Neden olmuş? Daha daha ne olacakmış?” Bir merak, bir merak ki sormayın. Kaptırdık kendimizi gidiyoruz.
        Bu pazar sabahı, saat 10.00 sıralarında oturdum bilgisayar masasına ne olmuş nasıl olmuş derken gözüm birden saate ilişti. Bir baktım öğle namazının geçmesine bir saat kalmış. Eyvah neredeyse namaz gidecek. Tam dört veya beş saat geçmiş. Veli birisi de değilim ama bu geçen vaktime acıdım. Her zaman çok farkında olmuyorum beyhude geçen bu kadar vakte. Şimdi farkına vardım.
        Sonra günlerdir meydanlarda veya evlerinde televizyon başında olayları takip eden insanlar hatırıma geldi...
        Ordunun, içindeki bu pisliklerden nasıl kurtulacağını düşündüğümüz kadar, kalp ve ruhumuzun, bu kadar günahların kirlerinden nasıl kurtulacağını acaba kaç kişi düşünüyordur?
        Ne diyor Bediüzzaman?
        “Herkesin iman mukabilinde bu zemin yüzü kadar bağlar ve kasırlar(saraylar) ile müzeyyen(süslü) ve bâki ve daimî bir tarla ve mülkü kazanmak veya kaybetmek davası başına açılmış. Eğer iman vesikasını sağlam elde etmezse kaybedecek. Ve bu asırda, maddiyyunluk taunuyla çoklar o davasını kaybediyor. Hattâ bir ehl-i keşf ve tahkik, bir yerde kırk vefiyattan(cenazeden) yalnız birkaç tanesi kazandığını sekeratta müşahede etmiş; ötekiler kaybetmişler. Acaba bu kaybettiği davanın yerini, bütün dünya saltanatı o adama verilse doldurabilir mi?”Asa-yı Musa ( 21 )
         Bir Müslüman,kalbini bozduktan, ebedi hayatını kaybettikten sonra Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olsa ne olur? Başkası olsa ne olur? Veyahut bir Müslüman kalbini besleyebildikten, iman vesikasını tam elde ettikten sonra Cumhurbaşkanı Obama olsa ne olur? Sisi olsa ne olur?
         Yanlış anlaşılmasın tabi ki Erdoğan olsa iyi olur. Ama bunun için dört yılda bir vazife gelir. Sandık önüne konduğunda vazifeni yaparsın biter. Ama kalp dairesi öyle mi? En az günde beş defa vazife var.
         “Kalb imanın mahalli olduğu gibi, en evvel Sâni'i arayan ve isteyen ve Sâni'in vücudunu delailiyle ilân eden, kalb ile vicdandır. Zira kalb, hayat malzemesini düşünürken, en büyük bir acze maruz kaldığını hisseder etmez, derhal bir nokta-i istinadı; kezalik emellerinin tenmiyesi (nemalandırmak) için bir çare ararken, derhal bir nokta-i istimdadı aramaya başlar. Bu noktalar ise, iman ile elde edilebilir.” İşarat-ül İ'caz ( 77 )    
          İhtar: Kalbden maksad; sanevberî (çam kozalağı gibi) bir et parçası değildir. Ancak bir latife-i Rabbaniyedir ki, mazhar-ı hissiyatı, vicdan; ma'kes-i efkârı, dimağdır. Binaenaleyh o latife-i Rabbaniyeyi tazammun eden o et parçasına kalb tabirinden şöyle bir letafet çıkıyor ki; o latife-i Rabbaniyenin insanın maneviyatına yaptığı hizmet, cism-i sanevberînin cesede yaptığı hizmet gibidir. Evet nasılki bütün aktar-ı bedene mâ-ül hayatı neşreden o cism-i sanevberî bir makine-i hayattır ve maddî hayat onun işlemesi ile kaimdir. Sekteye uğradığı zaman cesed de sukuta uğrar. Kezalik o latife-i Rabbaniye, âmâl(ameller) ve ahval ve maneviyatın heyet-i mecmuasını hakikî bir nur-u hayat ile canlandırır, ışıklandırır; nur-u imanın sönmesiyle mahiyeti, meyyit-i gayr-ı müteharrik (hareketsiz ölü) gibi bir heykelden ibaret kalır. İşarat-ül İ'caz (77- 78 )
          Zaten başımıza gelen musibetlerin pek çoğu dinimizde gösterdiğimiz lakaytlıktan kaynaklanmıyor mu?
          Bizim Kur’an-ı Kerime intisabımız derecesinde muvaffakiyet verilmiyor mu? İşte büyük bir musibetten kurtulmak büyük bir nimettir. Mimetlerin de devam etmesi şükre bağlıdır. Bir nimete şükür kesilirse nimette kesilir. Şükrün en büyük ölçüsü namazdaki ciddiyet ve devamdır.
          Bu zaferin coşkusuyla asıl vazifelerimizi ihmal etmek çok vahim bir hata olacaktır.
          İkinci dünya savaşı sırasında, çok alim zatların cemaati ve camiyi bırakıp radyo dinlemeye koştukları halde, elli gün savaşı hiç merak edip sormayan Bediüzzaman’ın, bu durumu merak edenlere verdiği şu cevaba kulak verelim:
         “Ömür sermayesi pek azdır. Lüzumlu işler pek çoktur. Birbiri içinde mütedâhil daireler gibi, her insanın kalb ve mide dairesinden ve cesed ve hane dairesinden, mahalle ve şehir dairesinden ve vatan ve memleket dairesinden ve Küre-i Arz ve nev'-i beşer dairesinden tut.. tâ zîhayat ve dünya dairesine kadar, birbiri içinde daireler var. Her bir dairede her bir insanın bir nevi vazifesi bulunabilir. Fakat en küçük dairede, en büyük ve ehemmiyetli ve daimî vazife var. Ve en büyük dairede en küçük ve muvakkat, ara sıra vazife bulunabilir. Bu kıyas ile -küçüklük ve büyüklük makûsen mütenasib-(ters orantılı) vazifeler bulunabilir. Fakat büyük dairenin cazibedarlığı cihetiyle küçük dairedeki lüzumlu ve ehemmiyetli hizmeti bıraktırıp lüzumsuz, malayani ve âfâkî işlerle meşgul eder. Sermaye-i hayatını boş yerde imha eder. O kıymetdar ömrünü kıymetsiz şeylerde öldürür.” Asa-yı Musa ( 20 )
          İşte en büyük vazife kalp ve mide dairesinde yani en küçük dairede. Maşallah mide dairesinde hiç eksiğimiz yok. Para kazanmaya olan şevkimiz hiç kırılmıyor, aksamıyor. Peki kalp dairesindeki vazifeler?
          Yani özetle şunu demek istiyorum: Namazı ihmal edip, ne kadar bayrak sallayıp marş söylesek vatanımızı elimizde tutamayız. Ya bir kafire veya bir münafığa veya bir Hoca görünümlü sahtekar meczuba (Fetö bunlardan hangisi oluyorsa siz daha iyi bilirsiniz.) teslim ederiz.(Osmanlı’yı ettiğimiz gibi) Biz imanın mahalli olan kalbimize sahip çıkabilirsek, Allah’ın mülkü olan her yer bize vatan olur inşallah.
          Darbenin gör dediği bir şey de “Müslümanların Mehdi’si” meselesidir. Bir diğeri de bir hocanın bir cemaatin peşinden gitme meselesidir. Bunlar için de söyleyeceklerim var tabi ki ama şimdi değil. İnşallah çok zaman geçirmeden onları da yazabilirim.

Yorum Gönder

@name x